30 Ağustos 2008, 15:59:14 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  Site Ana Sayfa   Forum   Yardım Takvim Giriş Yap Kayıt  

Reklamlar
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Hikayeler  (Okunma Sayısı 1270 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
karanfil

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Administrator
.
*****

Rep Puanı +33/-38
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1036

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap



« : 16 Aralık 2005, 15:31:45 »

Mü'mine ikram, affa sebebdir
 
Hz. Ömer bir gün evinde bir yastiga dayanmis oturuyordu. Iceriye ashaptan Selman-i Farisi girdi. Hz. Ömer, oturmasi icin yastigi ona uzatti. Hz. Selman:
 
-Allah'in Resulü ne kadar dogru söylüyor, dedi.
 
Hz. Ömer:
 
-Ya Eba Abdurrahman ! Nedir o anlatir misin ?
 
-Bir gün Resulallah (sav) Efendimizin huzuruna ciktim. O dayanmakta oldugu yastigi bana uzatti ve " Selman, evine gelen Müslüman kardesinin altina ikram olarak bir minder uzatan müslümani Allah Teala mutlaka affeder" buyurdu.


-------------------------

Cennetlik Kadin
 
Resulullah Efendimiz söyle buyurmustur:
 
"ALLAH TEALA benden evvel herhangi bir insanin cennete girmesini yasaklamistir.
 
Ancak ben, sagima baktigimda, beni gecmeye calisan bir kadin görürüm.
 
Bu kadinin benimle beraber cennete girmesinin sebebi nedir ? diye sorarim. O zaman bana denir ki:
 
-Bu, gençligi ve güzelligi yerinde bir kadin idi. Fakat yaninda yetimleri bulundugu icin, onlari büyütüp isleri yoluna girinceye kadar sabredip evlenmedi. Onun bu davranisina ALLAH TEALA'nin mükafati böyle olmustur.
 
(I. Sa'rani, Tenbihu'l-Mugterrin)


---------------------------

Günahlar nasil dökülür
Bera bin Azip anlatiyor:
 
Bir gün Resulullah Efendimizin (sav) abdest alirken yanina yaklasip selam verdim. Abdestini tamamladiktan sonra selamimi aldi ve elini uzatip benimle musafaha yapti (tokalasti).
 
Ben Resul-i Ekrem'e:
 
-Ya Resulallah, bu Arap olmayanlarin adeti degil midir ? diye sordum.
 
Resulullah bana:
 
" Müslümanlar birbirleri ile karsilastiklari zaman bu sekilde musafaha ederlerse, günahlari dökülür", buyurdu.
 

 
-------------------------
 

 
Kibrin Akibeti
 
Hz. Ömer (ra)'in halifelerinden Gassan hükümdari Cebele bin Eyhem, hac sirasinda ayagina yanlislikla basab Feraze ogullarindan birine siddetli bir yumruk vurarak burnunu kirdi. Adam Hz. Ömer'e sikayetci oldu ve Cebele çagrildi :
 
- Davacini memnun edip davasindan vazgeçireceksin, yoksa kisas yapar, sana da ayni yumrugu vurdururum, dedi.
 
- Ben bir hükümdarim, o ise halktan bir kisi, beni onla nasilbir tutar, kisas yaparsin ?
 
- Islam Dini, hukuk bakimindan aranizda fark görmüyor
 
- Ben müslüman olunca serefimin daha da artacagini umuyordum.
 
- Serefin artmistir. Fakat hukuk önünde ikiniz ayni hükme tabisiniz
 
- Peki hristiyan olursam ne olur ?
 
- O zaman (dinden dönme hükmü olarak) boynunu vurdururum
 
Ertesi güne kadar izin isteyen, Cebele o gece adamlariyla Bizans taraflarina gitti ve Hristiyan dinine girdi. Cebele'yi itiraz ettiren hükmün adaletsizligi degildi; gururu ve fakirler sinifiyla ani hükümlere tabi oluverme korkusu pismanligini dile getiren siirler söyleyerek ölmesine sebep oldu.
 

----------------------------------
 
 
 
Mazlumlarin dua oklarini hiç düsündün mü ?
 

 
Selçuklu Sultani Alaeddin, sehrin kalesini tamamladiginda, Mevlâna'nin babasi Bahaüddin Veled'de bitirilen kaleyi görmesini ve bir degerlendirme yapmasini rica eder. Bahaüddin Veled gidip yapilanlari görür ve fikrini söyle ifade eder:
 
"Sel felaketlerini, düsman akinlarini önlemek için fevkalade güzel ve kuvvetli. Fakat senin yönetimindeki mazlumlarin, ezilen insanlarin dua oklarina karsi ne tedbir aldin ? Çünkü onlarin dua oklari, degil yalniz senin kaleni, yüzbinlerce kale burcunu deler geçer ve dünyayi harabeye çevirir. En iyisi sen, adalet ve iyilikten kale burçlari yap ve hayirli dualardan askerler olusturmaya gayret et. Böylesi senin için surlardan daha emindir. Zira halkin ve dünyanin güven ve huzuru o askerlerle saglanir"
 
-----------------
 

Evlat Acısına Sabır

Bir kadin, Risalet penahilerinin huzuruna gelerek:
 
"Ya Resûlallah ! Benim üç çocugum vefat etti. Dua et de cennete gireyim," dedi.
 
Kadinin bu sözlerini dinleyen Resûlü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz:
 
"Sen zaten cennette yerini hazirladin," buyurdular.
 
 
 
-----------------------
 
 
Yahudi ve Kayserili Çocuk
 
Yahudinin biri, Kayseri'de bir çocugun elinde kiymetli bir boncuk görür. Çocuga eger elindeki o boncugu bana verirsen sana seker veririm diye kandirmaya çalisir. Çocuk da yahudiye:
 
" Seker alivermeme lüzum yok. Bir defa esek gibi anirirsan bu boncugu sana veririm", deyince, Yahudi çocugun istedigi gibi hemen anirir. Fakat çocuk boncugu yine vermez ve Yahudiye söyle der:
 
" Sen esek iken bu boncugun kiymetini biliyorsun da, ben insan oldugum halde bunun kiymetini bilmedigimi mi saniyorsun"
 

 
-------------------------
 

 
Tenkitçi
 

 
Adamin biri her seyi tenkit edermis. Bir gün de bir resimi tenkit etmis. Yanindakilerinden biri ise kendisine: "Senin hiç bu kadar güzel bir eser meydana getirdigin var mi ? deyince tenkitçi:
 
"Arkadasim ben yumurtlamayi bilmem ama, bir yumurtanin saglam veya çürük oldugunu pek âlâ anlarim", diye cevap vermis.
 
 
 

 
-----------------------


 
En kuvvetli biziz

Sadrazam Fuat Pasa'ya Fransiz Cumhurbaskani; dünyanin en kuvvetli devleti hangisi diye sormus. O da, en kuvvetli devlet olsa olsa bizim devletimizdir. Çünkü siz disardan, biz de içerden yikmaya çalisiyoruz da bir türlü yikamiyoruz, demis.
 

 

 
-----------------------


 
Incili Cavus
 
Incili Cavus, Osmanli elcisi olarak fransa kralina gönderildiginde, elbiselerinin bazi yerlerinde yama varmis.
 
Kral, bunlari görünce dayanamayip:
 
- Bana senden baska gönderecek adam bulamadilar mi ?, diye sorunca,
 
Incili Cavus:

- Osmanlilar, adam göre adam gönderirler, cevabini vermis. Beni de sana göndermelerinin hikmeti bu olsa gerek

 
----------------------------
 
Teklifimizi geri aldik
 
Bizans'ta, adaletsizlik, ahlâksizlik ve haksizlik hüküm sürerken; Istanbul, Sultan Fatih tarafindan fethedilmistir. Fatih, Rumlar'in insanî haklarina dokunmamistir.
 
Piskoposlar, Fatih'n huzuruna gelerek, mahkemelerinin de ayri olmasini istemislerdir. Sultan Fatih kendilerine; önce mahkemelerimizi tetkip edip bir görün, sonra teklifinizi görüsürüz, karsiligini vermistir.
 
Piskoposlar, Istanbul'da ve diger vilayetlerde bircok mahkemeye sahit olmuslar, verilen her karar, piskoposlari hayretler icinde birakmistir.
 
Bunlardan birine de Konya'da sahit olmuslar.
 
Söyle ki:
 
Konyali tüccar, Venedikli tüccara kumas siparisi vermis. Venedikli tüccar kumaslari, bir gemiye yükleyerek göndermistir. Ancak gemi kumaslarla birlikte batmistir. Iki taraf mahkemelik olmuslar, kadi su karara varmistir:
 
"Venedikli, Konyali'nin talebi üzerine mallari gemiye yüklemistir. Geminin batip batmamasi elinde olmadigina göre, Konyali'nin bedeli ödemesi lâzimdir".
 
Venedikli bu âdil karara hayret etmekle kalmamis, derhal müslüman olmustur. Piskoposlar da Fatih'in huzuruna gelerek:
 
"Teklifimizi geri aliyoruz. Zira sizin mahkemelerinizde muhakeme edilmek isteriz" diyerek bu isteklerinden vaz gecmisler.
 

 
---------------------

Susturan cevap
 

 
Abbasi Halifesi Me'mun Imam-i Azam'i Kûfe'ye "kadi" tayin etmek istiyordu. Imam-i çagirdi ve bu niyetini açikladi. Imam-i Azam yönetimin yanlislilarina âlet olmamak için bu teklifi kabul etmedi. Halife'ye:
 
- Ben kadilik yapamam, diye cevap verdi.
 
Halife:
 
- Yalan söylüyorsun, sen kadilik yaparsin, deyince Imam-i Azam:
 
- Eger ben yalan söylüyorsam, yalan söyledigim için kadilik yapamam. Çünkü yalancidan kadi olmaz. Eger "yapamam" dedigim zaman dogru söylüyorsam, bu def'a sözümün geregi olarak kadilik yapamam, O halde her iki durumda da kadilik yapamam.
 
Imam-i Azam'in bu tarihî cevâbi mantik ilmnide bir delil ve önemli bir misâl olarak eserlerede geçmistir.
 

 
-------------------------

Küçük ameller dahi...
 
Hz. Ömer (ra) Efendimiz söyle der: " Birgün bir yere gidiyordum. Bir cocugu, kusun ayagindan baglamis ona tas atarken gördüm. Cocuga 5-10 kurus verdim, kusu alip ucurdum. Bana rüyamda " Seni bu hâdiseden dolayi bagisladik dediler. "
 
Gerçi Hz. Ömer (ra) cennetle müjdelenmistir. Ama bu vak'ayi bizatihi o anlatmistir. Insanin hangi amelle bagislanacagi belli olmaz. Harun Resid'in hanimi Zübeyde Hanim, Arafat'a su GülümsemeGülümsemeGülümsemeürmüs muhtereme bir kadindir. Vefatindan sonra O'nu cennette görürler. Sorarlar: " Hangi seyle Cenab-i Hakk'in rizasini kazandin ? " Der ki : " Birgün yanimda çalgi çaliniyordu. O esnada da ezan okunuyordu. " Susun, dedim ezan okunuyor" ve namaza gittim. Kurtulusuma onun vesile oldugunu söylediler " . evet, nice küçük seyler ile Cenab-i Hakk kullarini affedip, Cennetine koyabilir. Yeter ki insanin icinde Cenab-i Hakk'a karsi sadakat olsun. Rabb, onu bosa çikarmaz.
 

 
----------------------

Imam-i Azam ve Ortağı

Imam-i Azam efendimiz ticaret ortagi Hafs-i Ibn-i Abdurrahman'a bir mal gönderir. Fakat gönderdigi mailn içerisinde kusurlu bir elbisenin varoldugunu sonradan farkeder. Derhal ortagina bir mektup gönderip, malin müsteriye kusurunu göstererek satmasi hususunu bildiri. Ancak ortagi, bilmeyerek sözkonusu kusurlu malini satmis ve parasini da almistir.
 
Imam-i Azam efendimiz, kusurlu malin parasini almaktan imtina ederek ortagina geri gönderir. Ayrica kusurlu malin satildigi kimsenin aranip bulunmasini ister. Fakat o kimsenin bulunmasina imkân yoktur.
 
Büyük imam bu durum karsisinda, satilan kusurlu elbisenin parasini kendi parasina katmadan, sevabi müsteriye ait olmak üzere sadaka olarak dagitir. Ortagindan da hemen ayrilir.
 
Burada herkesin almasi gerekli dersler vardir.
 

 
-----------------------
 

 
Görev suuru
 
Osmanli Devleti'nin ilk Seyhülislâmi'i Molla Fenâri (1350-1431) Bursa kadisi iken bir adam bir at satin alir. Evine dönerken atin hasta oldugunu farkeder. Geri GülümsemeGülümsemeGülümsemeürmeye karar verir. Ati satin kisi belki zorluk çikarir diye, kadiya gidip isi saglama baglamak ister. Mahkemeye vardiginda kadi yerinde degildir. Isine ertesi güne birakir. Fakat hasta at o gece ölür. Adam kadiya durumu anlatir ve magdur oldugunu, ne yapmasi gerektigini sorar. Molla Fenari cevap verir:
 
-Senin zararini ben ödeyecegim.
 
Adam hayretle:
 
- Niçin siz ödeyeceksiniz ? deyince Molla Fenari'nin cevabi su olur:
 
-Benim ilgim yok görünüyor, ama aslinda ben kusurluyum. Eger dün geldiginde beni yerimde bulsaydin, olaya müdahale edip ati geri verdirmemi saglayacaktin. Böylelikle parani geri almis, at ise sahibinin leinde ölmüs olacakti. Senin bu sekilde magdur olmana sebep, benim yerimde bulunmayisim olmustur. Simdi bu imkan ortadan kalkmistir. Bu yüzden zararini benim tazmin etmem gerekir, der ve atin bedelini öder.
« Son Düzenleme: 16 Aralık 2005, 15:41:15 Gönderen: karanfil » Logged
seferyilar90

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Administrator
.
*****

Rep Puanı +10136/-331
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 3426


Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

İzmiRRR - ÖzderEEE

info@cukuralti.com
WWW
« Yanıtla #1 : 25 Ağustos 2006, 13:45:51 »

saol emeğine sağlık:D
Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
WwW.CuKuRaLti.CoM
karanfil

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Administrator
.
*****

Rep Puanı +33/-38
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1036

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap



« Yanıtla #2 : 26 Eylül 2006, 01:08:04 »

Abdullah Kureyşi Hazretleri



Ebu Abdullah el kureyşi hazretleri Mısırda yetişen büyük evliyadan biridir. Allahu teala bu zatın yanında büyük alimler yetişmesine sebep oldu.Kendisi imtihanı ilahiye olarak cüzzam hastalığına tutulmuştu.Namaz vakitlerinde hastalık geçer;namazı kıldıktan sonra yeniden başlardı.Hanımı şöyle naklediyor:''Birgün birisi ile konuştuğunu duyuyordum.Halbuki yanında kimse yoktu.

Konuşmalar kesilince odaya girdiğimde kimseyi göremedim.Durumu kendisine sorduğumda bana şöyle dedi:''Yanımda bulunan Hızır(a.s) idi. Bana uzak beldelerden meyve getirmiş.onları yersem hastalığıma şifa olacağını söyledi.Ben ona Allahın verdiğine razı olmanın şifa aramaktan üstün olduğunu söyledim.Kendisine teşekkür ederek ihtiyacım olmadığını bildirdim.''
Kendisi anlatıyor:
''Bir gün kırlarda yürüyordum. bir ot bana şöyle seslendi:Ey baba Abdullah,ben sendeki hastalığın şifasıyım.Beni al ve kaynat.Allahu tealaya şükrederek çiçeğe kulak asmadım.''Sebeplerin arasındaki güzelliği verenin Allah olduğunu bilmesi ve imanın kemalatı budur.
Abdullah kureyşi hazretlerini müridlerinden biri,bir gün evinden giderken hanımına istediği bir şey olup olmadığına sordu.Hanımı kızına sormasını söyledi.Bu defa kızına sordu:
Kızım ne arzu edersin?
Baba benim istediğime senin gücün yetmez.
Bin altın olsa yaparım.
Öyleyse beni Abdullah kureyşi ile evlendir.

Baba şaşırdı.Çünkü Abdullah kureyşi cüzzamlı idi.Gidip durumu Abdullah Kureyşi hazretlerine anlattı.Kadıyı çağırıp nikahlarını kıydılar.Abdullah kureyşi hazretleri hamama gitti yıkandı.Hamamdan çıktığında uzunboylu yakışıklı bir hal aldı.Üzerinde güzel bir elbise ile hanımının zifaf odasına girdi.Gelin,onu,o haliyle tanıyamadığından hemen örtündü.Abdullah kureyşi hazretleri şöyle dedi:
Örtünme ben Abdullah kureyşiyim
Hayır sen o değilsin.
Yemin ederim ben oyum.Ama sen sırf benim ilmim ve kemalatım için evlenmek istediğinden Rabbim sana ikram için,Senin yanına her girişimde cesedimi değiştirmeye izin verdi.Ben ölene kadar bunu kimseye söylememeni istiyorum.
Ben senin böyle güzel olmadan razı olurum ama istersen cüzzamlı olarakta yanıma gelebilirsin.

Hayır bu Rabbimin sana ikramıdır.Dedi.



************



Açlıktan öldüren servet


Bir zamanlar Yemen’de çok şiddetli bir sel ortalığı alt-üst eder. Sular çekildikten sonra eski bir mezarın açıldığı görülür. Ortaya bir kadın cesediyle büyük bir servet çıkar. Kitabedeki yazı okunduğunda görülür ki, bu ceset, Hımyerî hükümdarlarından Zu Şefer’in kızı olan Tace adındaki bir kadına aittir.

Yusuf A.S. zamanında yaşadığı anlaşılan Tace’nin cesedinin boynunda yedi inci gerdanlık, kollarında yedişer kıymetli altın bilezik, ayaklarında mücevherli yedişer halhal, yani ayak bileziği ve on parmağında da muhteşem mücevher yüzüklerin bulunduğu görülür. Ayrıca baş tarafında çok kıymetli eşya ile doldurulmuş hazine gibi bir tabut parladığı da dikkatlerden kaçmaz.

Bu tabutun ön kısmındaki levhada yazılı olanlar, en az mücevherler kadar ilgi çekicidir:

“Ben Zu Şefer’in kızı Tace’yim. Memleketimizde müthiş bir kıtlık çıktığı için, tahıl getirtmek üzere Mısır Maliye Nazırı olan Yusuf Aleyhisselam’a adam yolladım. Epey bir zaman geçtiği halde gönderdiğim adam gelmeyince, adamlarımızdan bazı kimselere bir kantar (50 kilo kadar) gümüş verip, herhangi bir yerden bununla bir kantar un alıp getirmelerini istedim. Onlar da bulamadılar. Nihayet bir kantar altın verip tekrar gönderdimse de yine bulamadıkları için inci öğütüp yemekten başka çare bulamadım. Fakat o da beni besleyemediği için büyük bir servet içinde açlıktan ölümle yüz yüze kaldım. Benim bu hikayemi işitenler halime acısınlar! Acaba dünyada benden başka hangi kadın bu kadar muhteşem zinetler içinde açlıktan ölmüştür?"

Tarihte altının da, incinin de, mücevheratın da, paranın da beş para etmediği durumlar az değildir. Herhalde insanlık bu gibi olaylardan ibret almalıdır.

İsmail Hami Danişmend, Tarihi Hakikatler
Semerkand

 
 
 
 
***********
 
 
 
Ahiret Hava Yolları



HAREKET YERİ : DÜNYA
VARIŞ YERİ : AHİRET
UÇUŞ SAATİ : HERAN KALKABİLİR
MÜRACAAT : ADRES TESLİM ALINIR
İSİM : ADEMOĞLU
CİNSİ : TOPRAK
ADRES KahkahaÜNYA

BİLETLER SADECE GİDİŞ İÇİNDİR

MÜSADE EDİLEN EŞYALAR
..................................................
- 12 METRE BEYAZ KUMAŞ
- SALİH AMEL
- FAYDALI İLİM

YOLCU YANINDA BUNLARDAN BAŞKA EŞYA ***ÜREMEZ.HUZURLU VE RAHAT BİR SEYAHAT İÇİN SAYIN YOLCULARIMIZDAN KUR'ANI KERİM VE HADİSİ ŞERİFLERDEKİ TALİMATLARA UYMALARI ÖNEMLE RİCA OLUNUR.

NOT:
YOLCULARA VERİLECEK FORUMLAR
-- ÖMRÜNÜ NEREDE TÜKETTİN
-- GENÇLİĞİNİ NEREDE TÜKETTİN
-- MALLARINI NEREDEN KAZANDIN NEREYE HARCADIN
-- " ALLAH İÇİN NE YAPTIN "

MUSTAFA ÜNAL

Logged
karanfil

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Administrator
.
*****

Rep Puanı +33/-38
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1036

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap



« Yanıtla #3 : 26 Eylül 2006, 01:11:23 »

Allah’ın ipi



Adam panik içinde kaçıyordu..,her yer zifiri karanlıktı..bu karanlığın içinde insanın önünü görmesine imkan yoktu..o da ne bastığı yeri görebiliyordu ne de etrafını..bu durum korkusunu daha da artırıyor ve panik içinde sağa sola kaçmaya çalışıyordu..

karanlığın içinden homurtular yükseliyordu..vahşi hayvan sesine benzer seslerdi bunlar..bir yandan düşe kalka kaçmaya çalışırken bir yandan da arkasına bakıyordu zifiri karanlıkta görebilecekmiş gibi..birden müthiş bir kükreme işitti..ardına baktığında ise ışıl ışıl yanan bir çift göz gördü..bu bir aslandı anlaşılan ve kendisini parçalamak üzereydi..canhıraş bir feryatla hem bağırıyor ,hem kaçıyordu..delirmek üzereydi..veya her an kalbi durabilirdi..birden boşlukta olduğunu hissetti..düşüyordu..can havliyle tutunacak bir yer aradı..eline bir şey geldi..,bu bir dal parçasına benziyordu..hemen yapıştı..bir müddet boşlukta asılı kaldı..gözleri karanlığa alışınca düştüğü yerin atmış arşın derinliğinde susuz bir kuyu olduğunu gördü..kuyunun duvarında göğermiş olan ağacın iki kökü var..iki fare biri beyaz,biri siyah o iki köke musallat olup kesiyorlar..yukarıya baktı gördü ki ,aslan nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor..aşağıya baktı gördü ki ,dehşetli bir ejderha ,başını kaldırmış,ağzını açmış,düşmesini bekliyor..ağzı kuyu ağzı gibi geniştir..kuyunun duvarlarına baktığında ise ısırıcı muzır haşaratın bütün duvarları kapladığını gördü..çaresizlik içinde kıvranırken dalında sallandığı ağaca gözü takıldı..bu bir incir ağacıydı,fakat işin tuhafı bu ağaçta binlerce ağacın meyveleri var olduğunu gördü..bulunduğu durumu unutup bu tuhaf durumu düşünmeye başladı..bu işte bir gariplik vardı..bu acip işler birbiriyle alakadardı..hem bir emir ile hareket eder görünüyor..öyle ise bu işte bir tılsım var..,evet bütün bunlar bir gizli Hakimin emriyle hareket ediyor olmalıydı..birden rahatladı..bütün korkusu gitti.çünkü anladı ki,ben yalnız değilim o gizli Hakim bana bakıyor;beni tecrübe ediyor,bir maksat için beni biryere sevkedip davet ediyor.incir ağacını düşündü..,kat’i anladı ki bu incir ağacı bir listedir,bir fihriste,bir sergidir..yoksa bir tek ağaç,binler ağaçların meyvelerini vermez..
‘’Tılsımın anahtarı’’ nı bulmuştu..bağırdı.

‘’Ey bu yerlerin hakimi !

senin bahtına düştüm,sana dehalet ediyorum,senin rızanı istiyorum ve sana hizmetkarım .

Birden bir ip uzandı boşlukta ..ve gaipten bir ses:

‘’ALLAHIN İPİ’’ne sarıl,kurtuluş onda dır diye emretti..

Hiç tereddüt etmeden ipe sarıldı.birden tılsım çözüldü..,
Kuyunun duvarı yarılıp ,şahane nezih ve güzel bir bahçeye bir kapı açıldı..ortada ne karanlık kaldı,ne muzır haşereler,ne dipsiz kuyu ,ne korkunç ejderha..

Bu cennet bahçesine benzer bahçede etrafında bir sürü hizmetkar saygıyla önünde eğiliyor ve kendisine izzet-ü ikramda bulunuyorlardı..

Ak sakallı bir pir-i fani gülümseyerek karşıladı onu..

Ey pir !

bu gördüklerimin hikmeti nedir ,burası neresi,sen kimsin dedi ?..
Nur yüzlü ihtiyar, adım ‘’SAİD ‘’dedi gülümseyerek..burası rüya alemi,gördüklerine gelince:
Önce kendi iradene güvenerek yaşıyordun..halbuki insana verilen cüz-i irade ancak ALLAH’ı tanır ve o cüz-i iradeyi onun rızası doğrultusunda kullanırsan bir şey ifade eder..yoksa insanı karanlıklar içinde bırakır..,çırpındıkça batarsın..o aslan ölüm ve eceldir,kuyu insan hayatına işarettir,atmış arşın derinlik,atmış senelik insan hayatına işaret ediyor..ağaç,ömre,siyah ve beyaz iki hayvan gece ve gündüze ,o ağzını açmış bekleyen ejderha kabir kapısına işaret ediyor,fakat sırrı çözen mü’min için gördüğün gibi cennet bahçesine çıkıyor..,o muzır haşarat ise dünyadaki dertler ,belalardır,o ağaçtaki yemişler ise dünyevi nimetlerdir ve cennet nimetlerinin numuneleridir..az yersen fayda görür,çok yersen mideni bozarsın.çünkü bu nimetler karın doyurmak için değil tatmak içindir ( ! )o ip ise kur’an dır,kurtuluş ancak ondadır,ancak ona sarılanlar kurtuluşa erenlerdir..sende Allah’ın ipine sarıl( ! )

Birden gözlerini açtı . şaşkın şaşkın etrafına bakındı..evet bu bir rüyaydı..ama mesaj yüklü ,ikaz yüklü bir rüya.., gereken mesajı almıştı..evet,artık hayatına bir çekidüzen vermenin zamanı gelmişti..kalktı ve lavaboya yöneldi..dudaklarında bir sözcük vardı..

ALLAHIN İPİNE SARIL…Kurtuluş onda….



***********



Anne Cennet çok güzel



Genç kızlarımıza sohbetleriyle rehberlik yapan, çoğunun elinden tutan bir okuyucumuzun bir hatırasını aktarmak istiyorum:
Stuttgart Waiblingen bölgesindeiki yılı aşkın haftalık çevre sohbetlerinden tanıdığımbir hanım telefonda şöyle ağlıyordu: Hocahanım, bizimburada bir komşu, kızını kaybetti. 18 yaşındaydı. Ani bir ölümle öldü. Annesi adeta çılgına döndü. Sürekli isyanda, Keşke kızım şöyle şöyle olsa idi de ölmese idi diye feryat figan ağlıyor. Ne olur bir gelseniz onunla siz konuşsanız. Sizi az çok tanıyor. Size saygısı var, belki sizi dinler. Biz ne yapacağımızı şaşırdık...

Ertesi gün gittim ve beni ölen genç kızın evine ***ürdüler. Evde matem, yas... Anne bir köşede hiç durmadan ağlıyor. Bana annesi şunları anlattı: "Kızım, ben ve babası her sene olduğu gibi geçen sene de memleketimiz izmir'e tatile gittik. Evimizin karşısındaki apartmanda bir genç adam oturuyor. Terbiyesi, asaleti, giyimi ve duruşu ile kızımın dikkatini çekmiş. Bana:
Anne bak! Evlenebileceğim genç dedi. Biz de 'tanışalım' diye bir tanıdığı ile haber gönderdik ve tanıştık. Maksadımızı arz ettik. Genç adam üniversite okuyan dindar ve kültürlü biri idi. Kızıma: 'Aramızda kültür farkı var, siz açık gezen bir hanımsınız, bense eşimin tesettürlü ve mazbut bir insan olmasını isterim.' deyince kızım 'En kısa zamanda dinimi öğrenecek ve tatbik edeceğim, bana zaman ver.' dedi. Ertesi yaz buluşmak üzere anlaştılar. Kızım ilk iş olarak kendisine dinimizi anlatacak, öğretecek bir yer aradı ve buldu. Çok gayretli dini bilgileri öğreniyor, namazlarını kılıyordu. Böylece izin bitti ve Stuttgart'a döndük. Burada bir göz doktorunun yanında sağlık teknisyeni olarak çalışıyor, iş zamanından arta kalan zamanında da Kur'an-ı Kerim'i öğrenmek için çok gayret sarf ediyordu. Gelirken
getirdiği mantoyu ve eşarbı evde giyip 'Anne yakışıyor mu?' diyordu. Bütün samimiyetiyle islam'ı öğreniyordu. Sivaslı bir komşumuz onu oğluna istemiş, o ise "ret" cevabı vermişti. Fakat o, bunu gurur meselesi yapmayarak Kur'an-ı Kerim'i öğrenmek için onlardan yardım istemişti.
Bir gün 'Başım ağrıyor.' diye doktora gitti. 'Bir şeyin yok.' demişler. Ama baş ağrısı devam ediyordu. Göz, kulak ve diş tahlillerinin sonucunda da bir şey bulamamışlardı. Ama başının ağrısı da bir türlü geçmek bilmiyordu. Bana anlattığına göre, bir gün, evde kimse olmadığı halde, evimize bir genç delikanlı gelip ona kırmızı bir gül getirmiş 'Ben ahiretten geliyorum, Allah-u Teala Hazretleri seni benim kısmetim yazdı, cennette sen benimsin. Burada evlenmeyeceksin.' demiş.
Baş ağrısı durumu 15 gün sürdü. Son çare olarak şule'yi hastaneye tahlil için aldılar. Araştırmalar neticesinde hiçbir şey bulamadılar. Bir gün hastaneye gittiğimde yattığı odanın penceresinden bakıp bana şöyle dedi:
'Anne! Cennet ne kadar güzel.' Döndüm ve baktığı tarafa baktım, gördüğüm sadece park etmiş arabalardı. Ama o büyülenmiş gibi mutlu bir şekilde pencereden bakıyordu.
Bana dedi ki: 'Anneciğim, beni yarın saat 8.00'de ***ürecekler.' dedi. Çılgına döndüm. Babasına koştum, 'Kızımız ölüyor, yetiş.' dedim. Babası da çaresiz yüzüme baktı. Söylediklerine inanamıyorduk; ama yine de endişe ve telaşımız had safhadaydı. 'Ya doğruysa.' diyordum. O gece hiç uyuyamadım. Ertesi gün sabah 7.00'de hastanedeydim. Babası koridorda, içeri girmeye dayanamamış, çaresiz ağlıyordu. İçeriye girdim. Kızım bana şöyle vasiyette bulundu:
'Anneciğim, ben ölünce sakın ağlama. izmir'deki o gence de benden selam söyle, Cenab-ı Hak ona mutluluklar versin. Ona minnettarım, dinimi öğrenmemde bana sebep oldu. Anne, bu fakir gence maddi yardımda bulun ve onu istediği bir kızla evlendir. Hesabımda onun evlenmesi için yeterli miktarda para var.
Bu arada sık sık saate bakıyordu. Sonra büyülenmişçesine 'Geldiler.' dedi.
Yüzüme baktı, korku ifadesi vardı. 'Anne, Azrail'in ayakları ne kadar büyük.' dedi, odanın uzunluğu kadar.
'Babama selam söyle.' dedi. Başını yastığa koydu,
kelime-i şehadet getirdi ve kızım öldü!!!
Adeta çıldırmıştım. Odadan kendimi dışarı attım, 'Bey' dedim 'Kızımız öldü'. ikimiz tekrar odaya daldık, kızımız vefat etmişti. Bizden istediklerini yerine getirdim. şimdi ben bu acıya nasıl dayanırım?'(S. Yerlikaya)

Bu ibret dolu olay, dinimizi öğrenme, marifetullah konusunda derinlememiz hususunda iyi bir ders olur inşaallah.
 
 
 
 
**********
 
 
 
Arina Svetlova



Dünyada en büyük trajedi hangisidir? En acıklı biten hayati kim yasadı yeryüzünde ? Kim ne derse dersin bence en büyük trajediyi Tolstoy yasadı. Ne hazin sondur onunkisi, ne kadar yürek parçalayıcı.Uç-beş satırla tanıtıldığı cümlelerde genellikle şunlar sıralıdır.´´Tolstoy un kendisini tanıma ve Allah a ulaşma cabası bütün bir ömrüne tekabül eder. Ömrü boyunca anlaşılamamıştır. Onu anlamayanlar güruhuna karisi ve en yakınları da dahildir. Ömrü boyunca bir arayısın pençesinde kıvranmış bu adam sonunda 82 yasında iken yağışlı bir gecede evden kaçtı ve yolda hastalandı. 7 Kasım 1910 da mütevazı bir tren istasyonunda yolculuğunun ilk durağı olan İstanbul a hareket etmek üzereyken hayata gözlerini yumdu.´´Nereye gidiyordu Sultan Ahmet´e mi, Eyüp sultan a mi? İçindeki boşluktan mi kaçıyordu Yoksa en temiz tehvid inancının parlattığı alınların indiği bir secde menzilinde aradığı Rab ile buluşmaya mi gidiyordu ? Ah ne hazin bir sondur onunkisi .´´ Tatmayan bilemez, ´´ Demişler, o talihsiz dahiyi ancak ben bilirim.

GIZLICE VAFTIZ EDILDIM;

İnancı güçlü olmayan bir baba ile sade bir Ortodoks annenin çocuğu olarak Ukrayna da dünyaya geldim. Babam beni köy kilisesinde gizlice vaftiz etmiş. Komünizmin bütün yasaklarına rağmen annemden gelen ´´tek tanrı´´inanışı ile büyüdüm. Paskalyayı seviyordum.Elimden geldikçe paskalyadan evvelindeki kırk gün süren perhizi (oruc) tútmaya çalışıyordum.Paskalyadan önceki ´´Temiz Persembeyi´´ ailecek heyecan icinde beklerdik.

Ben kimim, neciyim, nereden geldim ?´´ bunların bir anlamı yoktu benim icin o zamanlar.Yalnızca iyi bir üniversite okumak suretiyle iyi bir geleceğe hazırlanmak vardı, o kadar.

Oldukça parlak bir öğrencilikten sonra ülkenin en iyi üniversitesinde öğrenim dili İngilizce olan isletme fakültesini okudum.Yirmi yasına gelinceye kadar hayat oldukça güzel geçmişti. Artık cevapsız soruların cenderesine düşmüştüm.

Bir çekirge sürüsü gibi binlerce soru üst üstü beynime.Tanrı, Isa, insan, dünya, hayat, ölüm, cennet, cehennem, sonsuzluk...Tesadüf, tabiat, yasam, ölüm... Sonra yokluk, ebedi yokluk.

Bütün bu düşünceler bir sülük olup beyin zarımı emiyor ; ama ben onlara bir cevap bulamıyordum. Kendimi karanlik bir odada yapa yalnız hissediyordum.Kurtulmak için ne zaman bir hamle yapsam her seferinde dipsiz bir boşluğa yuvarlanıyordum. Ve boşluktan helezonlar çize çize düşüyordum. Ne ışık vardı ne de tutunacağım bir dal. Hepsinden beteri ruhumun çığlıklarını hiçbir kulağa işittiremiyordum. ( Oysa o çığlıkları duysalardı aslanların, ödleri kopardı ) Etrafimdaki hic kimse beni anlamıyordu. Dolayısıyla yardim edemiyorlardı. Bu bir yana ´´ gencsin basarilisin ye, iç, gez-dolaş,bırak kendini bu kadar yıpratmayı.´´ deyip kızıyorlardı.Sanki bunları istemiyormuşum gibi. Hayati bana zehir eden düşüncelerden kurtulmak icin akil oyunlarından, deli saçmalıklarına varıncaya kadar her yolu denememişim sanki. Olmuyordu ama,olmuyordu iste. Yaptığım her sey bir pansumandan öteye geçmiyordu. O zamanlar benim icin en mesut anlar, düşünmemeyi becerebildiğim anlardı. Bu anlar geçtiğinde ise geriye yine boşluk yine karanlık ve sop soğuk bir yalnızlık kalıyordu...

Bitkin gündüzleri ve uykusuz geceleriyle tam beş sene bu azabın kucağında çırpındım durdum. Hastahane hastahane dolaşmalar psikologdan psikologa koşmalar... Ama bir netice yoktu. Bütün bu girdapta tek tesellim anneciğimden aldığım inancımdı. Acılarda sevinçler de Tanrı dandı. Uykusuz gecelerim boyunca beni bu durumdan kurtarması için hep O`a yalvardı durdum. Sonunda çareyi başka bir ülkeye gitmekte bulacağıma inanarak evimden ayrıldım. Daha doğrusu içine düştüğüm karanlıktan kaçtım Tolstoy gibi. Yüksek lisans yapmak üzere girdiğim imtihanı kazandım ve Avusturyanın yolunu tuttum.

Yeni bir ülke, yeni bir cevre ve yeni insanlar... Karanlık odanın Ukrayna da kalacağını zannediyordum. Ama olmadı.Bu bir yana, karanlık odam bütün Avusturya yi icine alacak kadar büyüdü. Simdi anliyorumki karanlık benim içindeymiş. Bu şekilde değil Avusturya ya güneşe bile gitseydim bir tek ışık devşiremezdim. Güneşte bile karanlığa gömülü kalmak ne korkunç, ne tuhaf... Bu hal içerisinde kalabaliklar arasında, ampuller altında ışıksız ömrümü geçiriyordum.

Yeryüzünde ´´Tam anlamiyla yalnizligi sadece biri yasamıştır ´ dense; tereddütsüz ´o benim´derim. Aslinda pek cok arkadasim vardi. Ama dar gününde yanında olmadıktan sonra sebebi ne olursa olsun bunaldigin anlarda başını yaslayacağın bir omuz olmadiktan sonra jnsan binlerin milyonlarin icinde tek başına kalıyor. Bu anlamda tam anlamiyla yalnizdim. Günler geciyordu, hic kimse olmuyordu yanımda. Ne bir arkadas ne bir telefon ne de bir mektup. Bir ben vardim bir de bosluk... Bir ben bir de yalnızlık... Dıştan bakildiginda okuluna gidrn, derslerinde basarili gelecegi parlak biri olarak görülüyordum. Ama icimdeki firtinalardan kimsenin haberi yoktu. Kendimi oyalamazsam delirebilrim düsüncesiyle kitaplara sarildim. Coelho, Tolstoy, Turgenyev i okuyor, Ahmatova nin siirlerini ezberliyordum. Sonra, kendim bir seyler yaziyor, dil ögreniyordum... Cok ciddi bir sekilde Incil okuyor, Tanri ya O na olan sevgimi kuvetlendirmesi ve beni dogru yola iletmesi icin yalvariyordum. Yalnizligimi paylasmak üzere internetteki Ortodoks sitelerine üye oldum, yazicim durmadan Incilden hikayeler yaziyordu. Bir papazla yazisiyordum bir de dini eserler basan bir matbaa sahibiyle. Bilgilerimi güclendirmek, Beynimi kemiren sorularima cevap bulmak ve icimi saran yalnizliktan kurtulmak icin bu sitelerin sohbet odalarina giriyor, insanlarla sohbet ediyordum. Ancak bu dini sohbet odalarinda da diger internet ortamlarindaki tiksindirici konusmalar bu tesebbüsümden beni hemen vazgecirdi. Beynimi kemiren sorularimin cevaplarini bulmak niyetiyle kiliseye gidiyor, papazlarla konusuyordum. Fakat umumiyetle bütün sorularimi, özellikle Tanri ile alakali olanlarini nazikce geri ceviriyor ve sadece, Dua et, cocugum!. diyorlardi. Ben de dua ediyordum. Ama Isa ya degil, Tanriya . VE anlamadigim, neden insanlarin Isa ya dua ettikleriydi. Dünyayida Isa yi da yaratan Tanriydi.

Hal böyleyken neden yalnizca Tanri ya dua edilmiyordu ? Ne kitaplar ne Ortodoks sitelerinin sohbet odalarinda ne de kilisede tam olarak aradigimi bulamamistim.

Ve bir gün bir istasyondaydim, Tolstoy gibi . O karanlik odadan nasil kurtulacagimi bilememenin acziyle, caresiz öyle kendi halimde bekliyordum. Gözlerim anlamsiz bakislarla istasyonu tararken benim yaslarimda bir kiza ilisti. Basinda beyez bir esarp, üzerinde de yine beyaz bir takim vardi. omuzunda bir notebook. ´´Ne kadar sik ve ne kadar da zarif!´´ diye gecirdim icimden. O an ne olduysa birden bana döndü, göz göze geldik. Simasinda nasil bir parlaklik vardi öyle... Gözlerinde nasil bir aydinlik. Gencecik yasina ragmen bütün muammalari cözmüs bir bilgenin dinginligi vardi yüzünde. Telassiz, kendinden emin, durusu mütevazi, bakislari sevgi doluydu. Ya dudagindaki tatli tebessüm... Tarif edemem. Hayran hayran öylece seyrettim. Utanmasam yanina gidecek tanisacaktim. Ve yalvaracaktim ona

´´Tanri askina bu huzurulu tavrindan bana da biraz ver. Gözlerindeki aydinliktan da dudagindaki tebessümden de ... ne olur!.. ne olur!..´´ diyecektim.

Fakat biraz sonra bir tren geldi ve onu alip ***ürdü. Onun gibi olmak istedim o an . Beyazlar icindeki o zarafet,o dinginlik beni carpmisti. Ruhumda kivilcimlar sacip kaybolan o örtülü kizdan sonra onun gibi örtünen kizlardan üniversitede bir hayli arkadas edindim.Beni ramazan ayinda bir iftara çağırdılar. Gittim. Onlardaki Tanri ya olan kuvvetli iman ve O na(cc) olan samimi ibadetleri çok hoşuma gitmişti. Cünkü ben Tanri yi cok seviyordum. Onlarin yaninda kendimi yabanci hissetmiyordum. Bu bir yana , onlarin yanindayken cok sevdigim Tanri ya biraz daha yakinlastigimi hissediyordum. Bana hic mesafe koymadilar. kendilerinden biriymisim gibi davrandilar.Hiristiyanligimdan dolayi ayiplayici tek bir bakisa bile maruz kalmadim.

Cevremdeki Müslüman kizlarda da erkeklerde de böyleydi. Onlarla oturup konusuyorduk. Bu konusmalarda bana ille ´´Müslüman ol!´´ telkiniyle karsilasmadim.

´´Bizde böyle ,sizde nasil ?´´ ifadesi sohbetlerimizin kilit cümlesiydi cogu zaman. Yalnizca bana bir seyler anlatmakla kalmiyorlardi. Benden,tuttugum perhizin (orucun) önemini, dualarimizin ve ikonalarimizin anlaminida soruyorlardi. Ben de bildigim kadariyla anlatıyordum. Onlarin yaninda öyle huzurluydum ki anlatamam... Gerci karanlik odama henüz isik süzmüyordu; ama olsun ,en azindan artik yalniz degildim. Artik dostlarim vardi. yeni dosrlarim... Gercek dostlarim.

Yeni dostlarimla yaptigim sohbetler yepyeni ufuklar aciyordu önümde.

´Dünyadaki bütün güller aynidir. Bütün elmalar, arilar,insanlar aynidir. Yani ayni fabrikanin malıdırlar,ayni tezgahta dokunmuslar. Yani yaratanlari bir ve tek. O da Allah tir ve Allah birdir ,müteaddit olamaz.´´ Islam dinin Tanri, iman ve peygamberler hakkindaki sölediklerinin hepsini kabul ediyordum. Kur´an´in Isa (as) hakkındaki ayetleri beni adeta carpmisti. Meryem (r.anha) adina bir surenin var olması da beni cok etkilemisti. Zira Incil de bile Meryem adina bir sure yoktu. Bunun yanında Kur´an´in Türkiye de de Endonezya da da ayni oldugunu, bu insanların ayni anda ibadet edebildiklerini ögrendigimde de cok sasirmistim.

Paskalyaya kirk gün kaldığında yani biz Ortodokslar icin oruc günleri basladiginda bu sefer bütün ciddiyetimle onu tutmaya calistim. Maksadim kendisini ne kadar cok sevdigimi Tanri ya göstermek ve ispat etmekti. Bu arada beni dogru yola iletmesi icicnde geceler boyu O´na dua ediyordum. Yeni dostlarimin bana anlattiklarini uzun uzun düsünüyor, söylediklerinin gercek olup olamayacagini arenasina dönmüstü. Fikirler kafamda carpisirken bir neticeye varamamanin istirabiyla kivranip duruyordum.

Bu minval üzere oruc tutuyor, agliyor agliyor ve bana bir isik göstermesi icin dua ediyordum. Sonunda cok önemli bir seyi anladim:

Bir tek Yaradan yaratti bu kainati.
Bizi de O yaratti.
Bu dünyayi bizim icin O donatti.
O bizim sahibimizdir.
O´na ulasacak bir yol bulmak da bizim vazifemizdir.

Evet bunu anlamistim; fakat

Tanri´ya giden yol hangisidir? Bugüne kadar devam ede geldigim inancim mi yoksa Islam mi ? Ah yine sanci, yine gözyasi, yine istirap... istirap. Ardindan dua... dua...
Tanrim bana bir isik ver. Tanrim beni sevdigin yola ilet. Islam´in neredeyse her şeyini kabul ediyordum ama ben bir hiristiyandim. Hatta bazen ´´ Tanrim neden beni bir Müslüman olarak yaratmadin´´? diye söylenirdim.

Bir gün iternetten ´´chat´´lestigim bir kadina bunu sordum. O da bana bir mesaj gönderdi. Mesaji okudum. Okuduklarima inanamadim. Bir daha okudum,sonra bir daha,ardindan bir daha. Yerimde duramaz olmustum. Her zerrem heyecandan titriyordu. Avazimin ciktigi kadar haykirmak istiyordum. Odanin icinde bir kac tur attiktan sonra yeniden masaya oturdum ve mesaji bir daha okudum.

Mesaj Hz. Muhammed in bir sözüyle basliyordu:
´´ Her dogan cocuk Islam fitrati üzerine dogar. Sonra ebeveynleri tarafindan Yahudi ve Hiristiyan yapilir.´´

Demek ki Tanri ya serzenisim bosunaymis.Demek Tanri beni MÜslüman olarak yaratmis.

Bana bu maili atan hanimefendi ´´Kitab-i Mukaddes´e göre Hz. Isa´nin son on iki saatini anlatan Tutku filmini seyrettigini söyleyerek sunu yazmisti:´´ Filim,Hz, Isa nin orjinal dili olan Aramca ile seslendirilmisti. Ve filmde ´´Isa Tanri ya Allah diye hitap ediyordu. Yani Müslümanlarin hitabi gibi ...
Müslümanlikla Hiristiyanlik arasindaki tek benzerlik bu da degil. En önemlilerini senin icin yolluyorum.

NAMAZ
´´Müslümanların nasil namaz kildigini görmüşsündür. Ayakta durur Kur´an okuruz, sonra rükua gider kalkariz, sonra yüzüstü kapanip secde yapariz. Kitab-i Mukaddes´i dinle: __Mezmurlar 95:6: Gelin secdekilalim ve rüku´a varalim;bizi yaratan Rabbin Önünde diz cökelim! Sayilar 16:20:-22:... Ve Musa Harun yüzleri üzerine yere kapandilar.... Tekvin 17:3: Ve Ibrahim (as) yüzüstü yere kapandi... Cikis 34:8: ve Musa (as) acele ile rüua gitti ve ibadet etti. -Nehemya 8:6: Ve Üzeyir (as) büyük Rabbi taktis etti. VE bütün kavim ellerini kaldirarak amin diye cevap verdiler Ve rükua gittiler, secdeye kapanarak Rabblerine ibadet ettiler. - Matta 26:39: Isa (as) yere kapanip... dua etti... -Matta 17:6: ve havariler yüzleri üzerine yere yere kapandilar....

Netice Islam Hz. Muhammed (sav) ile başlamış bir din değildir . İslam Hz. Adem (as) ile başlayıp Nuh (as) , İbrahim(as) , Musa (as) , ve Isa (as) gibi büyük resullerle devam eden Ve Hz. Muhammed (sav) Ile kendisine son nokta konulan bir dindir. Islam yeni bir din değil ,bilakis bu peygamberlerin geleneğini canlı tutan Allah´in ilk ve tek ve son dinidir. Kitab-i Mukaddes te diğer peygamberler ve kavimler için anlatıldığı gibi bugün ibadet etmeden önce su ile temizlenen kimlerdir ? Müslümanlar ! Bugün hala daha basını öne eğip yüzünü yere sürterek namaz kilan ve ellerini kaldirarak dua eden kimlerdir ?

Müslümanlar ! Bugün kendisini örterek ibadet eden ve kapanarak haram nazarlardan kendisini koruyan kimdir ?

Müslüman kadinlar ! Öyle ise bugün diger peygamberlerin izinden giden ve haliyle Kitab-i Mukaddes in de tahrif olmamis aksamini tatbik eden kimdir ?

Müslümanlar ! Demek bir Hiristiyan Müslüman olsa dinini terk etmis olmuyor, bilakis kendi kitabinda anlatildigi üzere kulluk dairesine girmis oluyor. Size naklettigim onlarca Kitab-i Mukaddes ayetinden sonra Kur´an´dan bir ayetle yazima son veriyorum. ``

ILAHIMIZ VE ILAHINIZ BIRDIR VE BIZ O`NA MÜSLÜMANLAR OLARAK TESLIM OLMUSUZDUR.´´
Bu mesaji kac kere okudum hatirlamiyorum. Kalbim gögüs kafesini kiracak gibi atiyordu. Gözyaslarima mani olamiyordum. Sonunda yazinin son cümlesini icimden gele gele söyledim ´´Ilahimiz ve ilahıniz birdir. ´´

Evet ,evet ``ilahimiz ve ilahiniz birdir.´´
Ve ben de artik bu dakikadan itibaren Müslüman olarak O´na teslim oluyorum.
Tesekkurler Tanrim... Tesekkürler Tan.... ALLAH IM ! ...ALLAH IM !... ALLAH IM !....

Müslüman olduktan sonra serin meltemler esmeye basladi yillarca kavrulmus yüregimde.

Artik tek bir ani bile ziyan etmek istemiyordum. O gün öglen vakti ilk namazimi kildim. Yalnizca bismillah demesini biliyordum.Gercek dostlarimin yaptigi gibi ellerimi omuz hizasinda kaldirdim ve ´´Bismillah´´ dedim.

Tarifsiz bir hal sardi bir anda beni ellerimi kalbimin üstünde birlestirir birlestirmez gözlerimden yaslar süzüldü. Anlatamayacagim duygular icerisinde bildigim tek seyi tekrarlayip durdum. Bismillah... Bismillah... Bismillah...

Ne muhtesem bir seydi Allah´im. Bismillah dedikce önceki düsüslerime inat helezonlar cize cize yükseliyordum sanki. Bir hayli durduktan sonra BIsmillah ... Bismillah ...Bismillah... Dogruldum Bismillah.

Sonunda yillarca dolastigim cöllerde kavrulmus dudaklarim suya erdi. Damarlarimi kurutan beyabanin icinde bir vaha gibi adeta kendimi secdeye attim Bismillah... Allah .. Allah ...Bismillah.

Yillarca aradigim senmissin. Uykusuz gecelerde andigim senmissin. Daha neler söyledim, neler hissettim anlatmam mümkün degil. Dillerin dönmedigi, kelimelerin iflas ettigi yerler az degil ki. Bütün hissettiklerimden öte bir sey vardi ki nasil söylesem, nasil sölesem bilmem ki kalbimin derinliklerinde Allah´in oldugunu hissediyordum. Aslinda bu kadar cümleyi boşuna yazdim. Söylenecek en güzel sey bastan basa yalnizca BISMILLAH ile kılınan o ilk namaz, anlatilmaz. Tarifler üstü bir hal ile kilinan o namazdan sonra kitaplara sarildim. Geceler boyu okudum, İslamiyet i öğrendikçe bütün sorularima cevap buluyor,

Hz. MUHAMMED i tanidikca da ALLAH a yaklastigimi hissediyordum. Hayat, dünya, ahiret ve insanla alakali ne varsa kafamda yerli yerine oturmustu . Hayatima bir mana gelirken icimin daglarina günes dogmustu. Duvarlari yikilmisti karanlik odamin. Artik ne beni hapseden duvarlari vardi ne de bunaltan karanligi. Günes... Isik ... Islamiyet´le gelen isik beni öyle etkilediki kendime ikinci bir isim verdim. ´´solnyecniy luc´´, yani günes isigi . Simdi keske günes isigi olsaydim diye düsünüyorum. Islam günesinin isiklari olarak karanligin kuytularinda vaktiyle benim gibi kivranip duran insanlarin alemlerine aksaydim.

Aileme henüz kararimi aciklamadim . Bunun icin uygun zamani bekliyorum. Ve onlar icin sürekli dua ediyorum. Halen uluslararasi isletmecilik ve yönetim üzerine master yapmaya devam ediyorum. Bir yandan da bir Amerikan sirketinde proje müdürü olarak calisiyorum. Ama hayalimi bütün ailemle ayni anda secdeye varmak süslüyor.
Ben, annem, kardesim ve babam... Basimizi secdeye mihlamis yalnizca BISMILLAH. BISMILLAH deyisimizi hayal ediyorum. ´Ve ilk namazimda kalbimin derinliklerinde hissettigim duygulari bir kere daha yasamayi umuyorum. Rabbimin bana tebessum ettigini bir daha hissetmek istiyorum...

BIR MUM BILE KARANLIKLARI AYDINLATIVERIR. YA HIDAYET GÜNESI DOGDUGUNDA.......

Yazan:Arina Svetlova
Tercüme:Ayjan Esenkanova ,Gülseren Yükseleroglu.
(Ailem Dergisi)


Menzil.net


 
 
*********
 
 
 
Aşık karınca




"Vaktiyle Hz. Süleyman, kuvvet ve haşmetiyle yolda giderken bir alay karıncaya rast geldi. Karıncaların hepsi, tazim etmek üzere huzuruna koştular. Bir an içinde binlerce, hatta daha da fazla karınca huzura vardı.

Fakat bir karınca, hemencecik huzura gelmedi. Yuvasının önünde bir toprak tepe vardı. O tepeyi düzeltmek için yel gibi toprak zerrelerini birer birer taşımaktaydı.

Süleyman, bu karıncayı yanına çağırıp dedi ki:

“Ey karınca! Görüyorum ki pek güçlü sayılmazsın. Nuh’un ömrüyle Eyyûb’un sabrına sahip olsan yine bu tepeyi kaldırmaya güç yetiremezsin. Böyle bir iş, senin gibisinin kol kuvvetiyle yapılamaz. Bu tepeyi sen kaldıramazsın.”

Karınca dile geldi:

“Padişahım!” dedi, “bu yolda ancak himmetle yürünebilir. Sen benim yaratılışıma bakma. Himmetimdeki yüceliğe bak. Benden ayrı bir karınca var. Göremiyorum onu. Fakat beni aşk tuzağına çekti. Bana dedi ki: ‘Sen şu toprak tepeyi dümdüz yol yaparsan ben de senin yolundan bu hicran kayasını kaldırır, seninle düşer kalkarım.’ Hemen şimdi ben de bu işe bel bağladım. Bu toprağı taşımaktan başka çarem yok. Bu toprağı kaldırır, tepeyi dümdüz bir hale getirirsem onun vuslatını elde edebileceğim. Bu hususta çalışıp çabalarken ölebilirim, ama hiç olmazsa yalan yere bir davaya kalkışmış sayılmam ya!”

Azizim, aşkı karıncadan öğren! Gözün kıymetini körden belle!

Karıncanın kilimi karadır ama gayret kemeri vardır belinde. Karıncaya bile hor bakma sakın! Onun da gönlünde bir aslan yatar.

Bu yolda hal böyle; bir karınca, bir aslanın kulağını çekmede...


İlahiname
Ferîdüddin Attâr


 
 
 
 
***********
 
 
 
Ateşte açan gül




Serhend’de Mecûsîler de vardı. Bir Mecûsî büyücülük yapıyor, etrafına pek çok kişiyi topluyordu. Mecûsî, hem ateşe tapıyordu. Ateşin içine giriyor, insanlara ateşin yakmadığını gösteriyordu. Kendisini izleyenleri çok etkiliyordu. Kimilerini de ateşin üzerinde yürütüyor, seyredenlerin inançlarını altüst ediyordu. Bu durum, halk arasında çok yayıldı. Söylentiler çoğaldı. İnsanların gönül dünyası ve inanç esasları karıştı. Derken, müminler arasında büyük bir fitne baş gösterdi.

Bunun üzerine Muhammed Ma‘sûm hazretleri dervişlerine büyük bir ateş yakmalarını söyledi. Daha sonra şöyle dedi:
“Ben bu ateşin içine gireceğim. Allah’ı zikredeceğim. Mecûsî’ye de söyleyin gelsin. İşin gerçeğini Allah gösterecektir.”
Belirlenen günde halk toplandı. Muhammed Ma‘sûm hazretleri ateşin içine girdi. Ateş onu yakmadı. Tıpkı Hz. İbrahim aleyhisselâma serin geldiği gibi...
Ateş yeri güllerle, yeşilliklerle örülü bir gülistan oluverdi. Mecûsî ise tapmakta olduğu ateşin bir müslümanı da yakmadığını görünce dehşete düştü. Böylece insanlar üzerindeki tesiri kırıldı. Yenik düştü ve çekip gitti.

ALTIN SİLSİLE
[SÂDÂT-I KİRÂM]

Hazırlayan
İbrahim TOZLU
SEMERKAND



Logged
karanfil

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Administrator
.
*****

Rep Puanı +33/-38
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1036

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap



« Yanıtla #4 : 26 Eylül 2006, 01:14:39 »

BEKTAŞİ



Yaşları 20 ile 25 arasında değişen gençler, ite-kaka bindikleri halk otobüsünün arka tarafında kalabalık bir grup oluşturmuşlardı. Yaptıkları hararetli konuşmalara bakılırsa, biraz önceki toplantıları son derece başarılı geçmiş ve istikballeri için önemli bir merhale daha kat etmişlerdi. Gençlerden en uzun boylu olanı diğerlerinin tepesinden sağa sola bakınırken, otobüsün ortalarında oturan bir dedeyi görüp arkadaşlarının kulaklarına bir şeyler fısıldadı. Gürültü bir anda kesilmiş, yolcular da bu durum karşısında meraka kapılmıştı.

Dedeyi ilk gören genç, kalabalığı yararak ona doğru yaklaştı ve ceketini saygıyla ilikleyip:

- Müsaade ederseniz elinizi öpmek istiyorum hacı amca, dedi. içimden geldi de...

Yaşlı adam, İstanbul’daki yakınlarını eşiyle birlikte ziyaret eden bir Bektaşî dedesiydi. Başındaki beyaz sarık, büyük bir kısmı kapkara olan sakallarının aklaşan yan kısımlarıyla uyum sağlıyor, sırtındaki beyaz cübbesi ise, ayağındaki mest lastiklerle kontrast teşkil ediyordu.

Delikanlı, ihtiyarın şaşkın şaşkın uzattığı elini öptükten sonra sakalını da sıvazlamayı ihmal etmedi. Diğer gençler de aynı şeyi yapmak için bir anda dedenin çevresini sarıverdiler.

Yaşlı adam, olup bitenleri anlayamamasına rağmen yanındaki hanımına dönüp:

- Yahu hatun, diye söylenmeye başladı. Bir de bu gençleri beğenmiyordun. Ne kadar efendi ve saygılı olduklarını, dönünce konu komşuya anlatırsın.

Gerçekten de otobüs bir anda ulvi bir havaya bürünmüş ve ilk önceki "sakal sıvazlamalarının yerini "Sakal Öpmeler" almıştı. Bu arada otobüsteki kadın - erkek diğer yolcuların da işin ciddiyetini fark ettiği gözleniyordu. Herkes, hayatta bir kere görebilecekleri böyle bir "mübarek" karşısında içinden adaklar adamış ve kendilerinden geçerek yaşlı adamın sakalına doğru yönelmişti. Hatta yer yer ilahi sesleri bile duyuluyordu.

Çok uyanık biri olan şoför de, dikiz aynasından vaziyeti kavramakta gecikmedi ve otobüsü ilk gelen durağa çekildikten sonra, geçiş üstünlüğünden faydalanıp sakal ziyaretini hallediverdi.
Yaşlı adam, kısa sürede bu işe alışmış ve gösterilen hürmetten ötürü tek kelimeyle "mesrur" olmuştu. Biraz sonra ineceği durağa geldiğinde hanımıyla birlikte kapıya doğru yöneldi ve araba durduğunda:

- iki cihanda da aziz olun evlatlarım, diye bağırdı. Ama merak ettim doğrusu, siz de mi Bektaşisiniz?

Otobüsteki gençlerden en iri kıyım olanı hemen lafa karışıp:

-Acayip yaklaştın be beybaba, diye cevap verdi. Bektaşi değil ama evelallah Beşiktaşı'yız. Yani anlayacağın Beşiktaşlı'yız. Siyah-beyaz sakalın ve o renklerdeki kıyafetin güneşle parıl parıl parlayınca, takımımıza karşı her zamanki görevimizi yapalım demiştik de...




***********



BEN SULTANIM


Sadat-ı Nakşibendi'den Şeyh Sadi Şirazi hazretleri bir eserinde şöyle anlatıyor:
Eski sultanlardan biri,''Mademki ben sultanım ve idarenin mesuluyum,Hızır(a.s)ı görmem lazım gelir.'' diyerek vezirini çağırmış ve ona sormuş:
-Hızır(a.s)dirimidir,hayattamıdır?
-Şeriat-ı ilahiyede verilen haberlere göre diridir ve hayattadır.

-Madem hayattadır.Hızır(a.s)ı davet et.Gelsin,beraberce görüşelim.
-Onun nerede olduğu bilinmez,sorulmakla tanınmaz.
-Binlerce evliya-ı izam bulup görüştüğüne göre bizimde bilip görüşmemiz lazım gelir.Sen benim vezirimsin ne icap ediyorsa yerine getir.
-Hızır(a.s)hayattadır ama benimle görüşmesi mümkün olmaz.Çünkü benden çeşit çeşit zulum meydana geliyor Hızır(a.s) kalbi cilalanan,nefsini terbiye eden Allah dostlarının yaranıdır.Ben devlet işleriyle sizin hükmünüzü yürütürken,benden tam adalet sudur etmesi mümkün değildir.Bu Yüzden,ben bu işi halledemem.Şeyhül İslam-ı çağıralım.Çünkü Şeyhül İslam Risaletin varsidir.
Vezir bu sözlerle bu işten sıyrılmaya çalıştı.Şeyhül İslam çağırıldı.Sultan ondan Hızır(a.s) bulup getirmesini istedi.Şeyhül islam şöyle karşılık verdi.
-Sultanım,Hızır(a.s)ıbulmak ilim değil kemalat işidir.Nice ilim sahipleri onu bulamamış ama nice kalbini tezkiye,nefsini tasfiye edenler Hızır(a.s)ile görüşmüştür.Ben bu devlet işlerinde sizin hükmünüzü icra ederken hatalı fetvalar vermiş,günaha girmiş olabilirim.Bu durumda Hızır(a.s) bulmam ve çağırmam müşküldür.Müsade edin,bir mühlet verin;Hızır(a.s)ıbilip bulacak birini bulayım.
-Tez vakitte gel.
Şeyhül islam ilanlar verdi.hızır(a.s)ı bulabilecek olanların Allah rızası için saraya gelmelerini duyurdu.
Fakir bir zat şeyhülislamın huzuruna girerek Hızır(a.s)ı bulup getireceğini söyledi.''Beni padişahla buluşturun.''dedi.Şeyhül islam sevinçle o zatı padişahın huzuruna çıkardı.O zat,kendisine kırk gün mühlet verilirse Hızır(a.s) bulacağını vaad etmesi üzerine kendisine kırk gün mühlet verildi.Ancak bir şartı verdı.''Bu sarayda siz ne yiyor ve içiyorsanız bir mislinide bizim eve göndereceksiniz.'' dedi Sultan kabul ederek bu zatın isteğinin yerine getirilmesini emir buyurdu.
O Zatın,eve dönünce,gönlünü bir endişe ve üzüntü kapladı.Nefsinin yaptığı bu işten ve akibetten korktu.Hanımı gelen yemekleri görünce efendisine bunun sebebini sordu.Hanımına şu cevabı verdi:
-Hanım,kırk gün bizde padişah gibi yiyip içeceğiz.Ama kırk gün sonra başımıza ne gelir ,Mevlam bilir.
-Sen hızır (a.s) bilirmisin?
-bilmem.
-Ne cesaretle böyle yaptın?
-Allah kerimdir.Artık nefsime fukaralıktan gına geldi.Nefsim bana,Sende insansın,padişah da insan.Sen Allah a,Resulullaha Hızır(a.s)ın ruhaniyetine sığın.Ömründe kırk gün olsun saray yemeği ye''dedi.
-Kırk gün çabuk geçer.İşin zor ama Allah dan sana yardım dilerim.
Böylece padişah gibi yiyip içtiler.Kırk gün dolunca saraydan iki büyük at gönderildi.Biri hızır(a.s)ı getirecek zata diğeride Hızır(a.s)a.
Mübarek fakir iki rekat namaz kıldı.Allah a niyaz etti.Sayısız salavatlar getirdi.Allah ın Habibini vesile kıldı.
''Onun yüzü suyu hürmetine beni sultanın huzurunda mahçup etme Allahım.''Diye yalvardı.
''La havla vela kuvvete illa billahil aizm''Dedi ve ata bindi.
Onu almaya gelenler,Hızır(a.s)ın nerede olduğunu sordular.
''Bu sultanla benim aramda bir meseledir.Saraya gidelim.''dedi ve saraya geldiler.

Sultan,o zatı görünce Hızır(a.) ın nerede olduğunu sordu.
Fakir zat konuşmaya başladı:
-Sultanım,ben hayatımda hızır(a.s)ı hiç görmedim.Fakirlik canıma tak etmiş, özene bezene bir taam yememiştim.Nefsim bana;
''Sultanlar fakir fukaranın da vekilidir.Sultanın bir vazifesi,ülkesindeki fakirleri beslemektir.''dedi.kırk gün senin gibi yaşamak istedim ve böyle bir vaadde bulundum.Umarım ki senin asaletin ve sultanlığının izzeti benim gibi bir fakiri hoş görür.Allah sana hızırı kavuştursun.
Sultan kızdı:
-Kırk gün bizi neden oyaladın be adam!Hakkından gelemeyeceğin işi neden vaad ederdin?Madem fakirdin,huzuruma geilp bir ihsan isteseydin.kırk gün bizi aldatmak olurmu?.
Baş vazire dönerek sordu:
-Şimdi buna ne ceza verelim?
-Sultanım emir ver,onu parça parça etsinler,her parçasını bir sokak başına diksinler.Böylece kimse sultana yalan söylemeye cesaret edemesin.
O anda,O mübarek zatın yanında masum bir çocuk peyda oldu.oradaki cemaat,o zatın veya sarayda bulunan birisinin oğlu olduğunu düşündüler.Çocuk fakir zatın yanına oturdu ve''herşey aslına dönecektir.Aslı aslına nesli nesline HU''dedi.
Sultan ikinci vezire sordu:
-bu adama ne ceza verelim?
-Bunu bir dibeğe koyalım.Döve döve keşek yapalım.Şehrin her bir köşesine parçalarını bırakalım ki herkese ibret olsun.
Yine o masum çocuk,
''Herşey aslına dönecektir.Aslı aslına,nesli nesline HU''dedi.
Sultan üçüncü vezire sorunca,o da şöyle dedi.
Baş vezir ve diğer vezir kardeşim güzel söylediler.Elbette sultanı kandırıp kırk gün oyalamak büyük bir vebaldir.Bana sorarsanız,iszin sultanlığınıza yakışan,af ile muameledir.Affetmek Peygamberlerin sıfatıdır.Sizede bu yaraşır.
Yine o masum çocuk,
''Her şey aslına dönecektir.Aslı aslına nesli nesline HU''dedi.
Üçünde de o çocuğun aynı sözleri söylemesi sultanı şaşırttı.Fakir zata sordu:
-Bu çocuk neyin olur?
-bu çocuk benim bir şeyim olmaz.Onu ilk defa görüyorum.Herhalde buradaki zevattan birinin oğludur.
Bu sözler üzerine sultan çocuğa sordu:
-Ey çocuk,sen kimsin?Vezirlerimin üçüde farklı cevaplar vermesine rağmen sen her defasında,''her şey aslına dönecektir Aslı aslına nesli nesline hu'' dedin. Neden böyle söyledin?
-Bu zat size kimi getirecekti?
-Hızır(a.s)ı getirecekti.
-Sultanım,baş vezirin bir kasap oğludur.babası devamlı et parçalayıp böldüğü gibi,baş vezirde halkı kırmaktan başka bir işe yaramaz.İkinci vezirin bir ahçının oğludur.Babası dibek dövdüğü gibi o da halkı dövüp söver.Ama üçüncü vezirin bir vezir oğludur.Asaletli faziletli Kamil bir insanın oğludur.
Ben ise aramakta olduğunuz Hızırım.İşte bu zatın hürmetine Allah beni sana getirdi.Sana nasihatım şudur ki,baş vezirini saraya kasap başı,ikinci vezirini de saraya ahçı başı yap.Üçüncü vezirin haddini,hukukunu bilen kamil bir insandır.onu da baş vezir yap.
Hızırdan maksat nasihattır.Şu fakir zattan da ihsanını kesme.o sabırlı ve kamil bir zattır.
Bu sözleri söyledi ve kayboldu.Zannettiler ki çocuk sarayda bir yere saklandı.bütün aramalarına rağmen bulamadılar.
 
 
 
 
 
************
 
 
 
 
BUGÜN BURADA ÖLEN BİR ÇİNLİ VAR MI?


Bundan altı, yedi ay önce Çin'in değişik bölgelerinden on kişi İstanbul'a gelir. Bu on kişi sıradan insanlar değildir.

Bunların ortak özelikleri yeni Müslüman olmalarıdır. Umre için İstanbul üzerinden Arabistan'a gideceklerdi. Hepsi de yeni Müslüman olmuş. Kimi yirmi gün önce, kimi bir ay, en uzağı iki ay önce Müslüman olmuştu. Ne yeterince İslâmî bilgileri vardı, ne de yapacakları umre ile ilgili bir bilgileri.

Yanlarına, kendilerine yardımcı olacak, hem Çince'yi, hem Arapça'yı iyi bilen, hem de İslâmî bilgisi olan birini rehber olarak alacaklardı.

Mevlâ'mızın takdiri, Türkistan'daki Çin zulmünden kaçıp İstanbul'a yerleşmiş bir Uygur kardeşimiz, bu on Çinliye rehber oldu. Bundan sonra hâdiseyi bu kardeşimizden dileyelim.

Bahsi geçen kardeşimiz şu anda bizim yanımızda bulunmaktadır.

- "Yeni Müslüman olmuş bu on Çinli ile birlikte yola çıktık. Kısa zamanda aramızda iyi bir dostluk kuruldu. Yeni mü'min olmuş bu insanlar, büyük bir heyecan yaşıyorlardı.

Hiçbirinin İslâmî bilgisi yoktu. Hatta namazda okuyacakları sûreleri bilmedikleri gibi Fatiha'yı bile bilmiyorlardı. Bazı zikirleri yaptırmaya çalışıyor, ancak Çince telâffuz zor olduğu için zikirleri tam okuyamıyorlardı.

Namazlarda sadece "Elhamdülillah, Allahu Ekber" diyebiliyorlardı. Bana sormuşlardı "Ne yapalım?" diye.

Ben de onların kimine "Elhamdülillah", kimine "Lâ ilâhe illallah" ve benzeri zikirleri öğretmeye çalışıyordum. Onlar da namazlarda bunları söylüyorlardı.

Önce Mekke'ye gittik. Kâbe'de onların hâli görülmeye değerdi. Yeni doğmuş çocuklar misali heyecan ve neşe içinde, kâh ağlıyor, kâh gülüyorlardı.

İsimlerini değiştirmiştik: Muhammed (Çan Çing) Hasan, (Çun Fang) gibi her biri yeni ismi ile çağırılıyordu. On Çinli kardeşimizden biri olan Muhammed de bir farklılık vardı. Bu durum dikkatimi çekmişti. Her namazını gözleri yaşlı olarak bitiriyordu. İyice dikkat ettim. Evet, Muhammed namazlarında ağlıyordu. Bana da sürekli sorular soruyorlar, İslâm hakkında bilgi ediniyorlardı. Ben de bildiğim kadarıyla onlara bilgiler veriyordum.

Bir gün Muhammed sordu:

- İçki nedir, İçkiye dinimiz nasıl bakar?

- Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır, içilmesi, yapılması, taşınması, satılması yasaktır.

Kaldığımız otele gelmiştik. Muhammed bir telefon edeceğini söyledi ve ona memleketine telefon etme imkânı sağladık. Çin'deki kardeşini arıyordu, kardeşine aynen şöyle diyordu:

- İçki fabrikamızı kapat, Allah'ımız öyle emretmiş. Bize bu emre uymak düşer. Kardeşi bunu yapamayacağını, birçok bağlantısının olduğunu, durup dururken, kapatırlarsa, yüz binlerce dolar zarar edeceklerini, hiç olmazsa kendisine biraz zaman vermesini söyler. Fakat Muhammed kararlıdır:

- Allah emretmiş, bize uymak düşer. Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları hallederim.

İçki fabrikası kapanıyor. Mekke'deki ibadetlerimize devam ediyoruz.

Yine bir gün bana sordukları sorularda çıkardıkları bir neticeyi açıklarlar:

- Kadın modası, kadınları yarı çıplak resmetmek gibi faaliyetler de dinimizde yasak mıdır?

- Evet yasaktır. Aynı gün ötele geldiğimizde yine Çin'i aradı ve bu sefer de kardeşine moda evinin kapatılması emrini verdi. Kardeşi yine itiraz etti, ancak Muhammed ne itiraz dinledi, ne de kararından vazgeçti.

- Rabbimiz emretti ise, bize bu emre uymak düşer. Mekke'deki ziyaretimizi bitirdik ve Medine'ye gittik.

Medine'de bir sabah namazı. Efendimizin "Burası cennet bahçesidir." buyurduğu yerde sabah namazının fazını kılıyoruz.

Muhammed benim yanımda. Diğer Çinli kardeşlerimizle aynı saftayız. İlk secdeye varıyoruz, secdeden kalkıyoruz, ikinci secdeye varıyoruz, sonra kıyama kalkıyoruz. O da ne?

Muhammed hâlâ secdede, kalkmadı. Tekrar secde ediyoruz, ettahiyyatı okuyoruz ve selâm veriyoruz. Muhammed hâlâ secdede. Düşündüm ki, yorgunluktan ve uykusuzluktan bazen insana bir geçkinlik geliyor, Muhammed'e de secdede böyle bir şey oldu, uyudu. Elimi uzattım, omzuna dokundum ve hafifçe çekeyim dedim ki, sağ tarafının üzerine yuvarlandı. Muhammed'in ölmüş olabileceğini düşündüm. Olay duyulmuştu. Görevliler müdahalede bulundular, dışarı çıkardılar, bir ambulansa koyarak hastaneye ***ürdüler. Biz de gittik. Hastanedeki ilk muayenede çoktan vefat ettiğini söylediler. Muhammed'i hastanenin morguna kaldırdılar.

Çinli kardeşlerimle birlikte hastanenin önünde ne yapacağımızı bilemez bir hâlde üzüntü içinde bulunuyorduk. O sırada bir araba ile makam mevki sahibi bir zat geldi. Herkes onu hürmetle karşıladı, sonradan öğrendik ki bu zat Medine'nin ileri gelen yöneticilerinden biri idi. Hastane yetkililerine sordu:

- "Bugün burada ölen bir Çinli var mı?"

- "Evet", cevabını alınca şu açıklamada bulundu:

- "Dün gece Efendimiz rüyamda bana göründü ve buyurdular ki,

- "Yarın burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin."

Bir anda her şey değişti. Muhammed'i morgdan aldılar, bir devlet yetkilisine yapılanlardan daha fazlasını yaptılar. Cennetü'l Bakî'ye defnettiler.

Bu hâdiseyi bizzat yaşayan ve onlara rehberlik yapan Doğu Türkistanlı kardeşimiz hâdiseyi bu şekilde anlattı.

Teslimiyeti gördük değil mi? "Rabbim emrettiyse, bize uygulamak düşer." Zararmış, ziyanmış, önemi yok. Rabbimiz emretmiş ve iş bitmiştir. İşte sahabe inancı.

Bu Çinli kardeşimiz de o inanca ulaştı ulaşmasına; ancak dünyada fazla kalamadı. Çünkü bu dünya pisliğinin içinde fazla kalamazdı ve kalmadı da. Efendimizin de ilgisine mazhar oldu. Ne mutlu bu Çinli kardeşimize, ruhu için elfatiha.

Bakın teslimiyete. "Emir Mevlâ'dan ise, bize uymak düşer."

Çinli Muhammedimize bak! O bir anda koskoca bir fabrikayı nasıl feda etti?!

Madem ölüm tek bir defa gelecek



 
***********
 
 
 
 
CUMA’YI BİLİRMİSİNİZ


Fakih anlatıyor: